Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

22/8/2008 ·

Hem "denizci" hem de otizm tanılı çocuklarla çalışan bir "kaptan" olarak bu blogun açılması çok geç kaldık.
İnternette eğtim ile ile uğraşan meraklı eğitimsever dostları görmek elbette bu blogun yelkenlerini doldurdu ve karşılaşabildik.
Ülkemizdeki insanların üretim için eğitim gibi bir kavramdan herhalde politik olarak iyice uzaklaşması ile zaten nörolojik engeller barındıran kardeş ve dostlarımın bir iş hele ki kendilerini mutlu eden bir iş yapmaları kimi zaman toplum kimi zaman da aileleri tarafından da öyle engelleniyor ki...
Özel eğitime yeni başlayanların  bile bu çocuklar ne yapabilirler ki dediği bir durumda ülke insanımızın önemli bir çoğunluğunun tamamen bir amaca yönelik çalışmadan yoksun bir biçimde ailerinin kaynaklarından yararlandığı bir toplumda otistik çocuklara denizcilik eğtimi vermeye onları deneze alıştırmaya alerini denize açılmaya davet etmenin dayanılmaz yalnızlığını elbette biliyoruz ve biliyorsunuz.
bu nedenle eğitimsever denizci dostlardan alıntıları ,canınız çok sıkıldığında kurableceğiniz düşleri, kurulan düşleri paylaşmayı bu bloğa yatırım yapmakta sakınca görmedik.
Varlıklı Öğrencilerimin çoğu havuzlu ve asosyal  ya da ada diyebileceğim sitelerde yaşıyor bir çeşit asosyal yaşantı içindeler bıkıntılarını bağırmalarını yok edebilecekleri bir yalnızlık içindeler.
Deniz aslında benim otistik öğrencilerimin yaşayacakları yer demiştim yıllar önce .Sıonra Zuhal atasoy hanıfendi ile sabahta bir eğtim dergisine danışman oldum günlerde aynı dergi grubunda olduğum için sıgara mollalarında tanıştım uzaklarla döndüklerinin ilk aylarıydı denizde çocuk doğuran ve ilk eğtime denizde başlayan bir hanım olarak elbette çok etkilendim ve örnek olarak sunacağım bir eğitimci görmekten mutlu oldum.
Ve eşi osman otasoyun eğtim ve çocuk üstüne yazılarını ya da söyleşilerini okudum netten tüm ailelerin bunları görmesi gerekli diye düşündüm
Learning by doing olarak bilinen yaparak öğrenme diye çevirebileceğimiz John Dewey öğrtisini otistik çocuklarımızla denizde uygulamak elbette çok önemli.
Elebette tüm bunlar çocuklarla birlikte öğrenmek isteyen aileler için gerekli ,çocuklarını "tedavi "ettirmek,beyin ameliyatlarına taşımak kendi özlemlerini onlara taşıttırmak isteyen, onları apartman kapıcısının çocuğu gibi olamadı diye aşağılayan bir ailenin özlemi bizim sayfalarımıza geç ulaşacaktır.
yine de vira bismillah
denize çıkamasakda özgürlüğe yelken açmanın bir sakıncası yok
yelkenler fora...

Yorum (yok) Yorum yaz!

22/8/2008 ·

"Alababula "...
sistemli davranış değiştirme yöntemi olarak tanımlanan eğitimdeki karmaşaya denizcilerin bulduğu bu tanım müthiş.
Eğitimde psikolojik danışman ve rehberi dinlemeyenlerin yaşadıkları sonuçları herhalde en güzel tanımlayan sözcük budur 
Evet şimdi bu hoş öyküyü okuyalım ...


Kaptanımız biz "alababula"ları bilgilendirmek, bilinçlendirmek için çok uğraştı. Bu sözcük de Oğuz arkadaşımızın seyir halinde karıştırdığı terminolojiden çıktı. Ne yapacağını bilmeyen, dağınık gemi personeli demekmiş. Yelkencilikte iyi bir ekip nerede ne yapacağını bilen ekiptir çünkü. Edilen bir sözcük yetmeli ve herkes ne yapacağını bilmeli. Bizim gibi değil yani. Abi şu sigarayı yaksana... Hadi kerterizi değiştirip şu yana gidelim... Kavança yesek noolur ki hadi yapalım... Ay sırtım çok yandı, güneş yağı versenize... Sanırım biz "alababulayız".


.......................................................................
Biraz da kaptanımızdan bahsedeyim. Ali Bey İstanbul'u iki yıl önce terk etmiş tam anlamıyla. Eşi ve çocuklarıyla aldığı bir kararla 8,5 m'lik Mono Hull Sloop Arma cinsi fiberglas, omurga salmalı bu tekneyi alıyorlar ve Sığacık'a yerleşiyorlar. Bir kızı 4 yaşında, diğeri de lise 1'e geçmiş bu yıl. Diyor ki; "İstanbul'da arka sokaktaki okulun bahçesine yollamaya korkardık oynamaya, şimdi burada bisiklet çetesi kurdular, koy koy geziyolar, şikayetlerini Kaymakama kadar gidip anlatıyorlar." Yani bir sahil köyünde bizden daha şehirli gibi yaşıyorlar. Üstüne bir de soludukları hava mis. Sığacık'a marina kurulmasını hevesle bekliyor, koya ve yelkenlisine çok hakim bir insan ve bilgilerini paylaşmaktan mutluluk duyuyor. Amacı para kazanmak değil. Yeni insanlar tanımak, öğretmek ve yelken yapmak. İzmirlilerin meraksız-lığından şikayetçi. İstanbul'dan iki günlüğüne gelenler bile oluyormuş ama İzmir çok hareketsiz diyor. Biz de şaşırıyoruz. Bu şehrin zenginleri nerde ola ki? Tabi "tercihler" meselesi biraz da. Zamanını ve paranı nasıl harcayacağınla ilgili. Ayrıca Ali Kaptan'la denize çıkmak, yelken öğrenmek için zengin olmak da gerekli değil. Pansiyona vereceğinizi para ile aynı Ali Kaptanın aldığı. Dedim ya amacı tanışmak, öğretmek. Gelenleri tatlı tatlı kekleyip eğleniyor da. 


Bilgi PAKİŞ KÖKSALÖZKAN


Yaz yaklaştıkça kanlar da kaynamaya başlar. Havalar ısınmış, yıllık izin kullanma vakitleri yaklaşmıştır. Bu süreye neler sığdırılmaya çalışılır ama görülür ki 1-2 haftada yapılacaklar sınırlıdır, elemeler başlar. Önce maddi profil incelenir sonra hayata bakışımıza göre maksimum talepler. Az buçuk mürekkep yalamış bir insan tatilinde bir şeyler öğrenmenin, doyumunu arttıracağını hisseder. Biz de beş arkadaş benzer bir süreçle bir tatil programı yapmaya karar verdik. İki arkadaşımızın hayalini hep birlikte gerçekleştirecektik. Bizim gibi şehirde en fazla Karşıyaka-Alsancak arası karadan ayağı kesilen, bu süreçte de çay içip şehri bir de bu açıdan görmeye çalışan deniz acemileri için radikal bir şey... Yelken yapmak... İki yıldır Yelken Dünyası dergisi alıp kendine yelkeni nerdeyse amaç edinmiş arkadaşımızın gazı "iyi arkadaş insanı vezir eder" dedirtti hani...

Yelken yapmak istiyordu ve İzmir'de bir ayarlama yapmamızı istedi bizden. Tam aradığımız şeyi Yelken Dünyası'ndaki ilanlarda bulduk. Sığacık'ta Ali Kaptan yelkenli kullanmayı öğretiyormuş isteyen-lere hem de günlüğü 100 milyondan hem de 5 kişi alabiliyor-muş teknesi maksimum, yani kişi başı 20 milyon -pansiyon fiyatları nasıldı ya kafam karıştı bu aşamada-. Biz tam anlamadık accık kıtmıyız neyiz. 20 milyon verip hem yelken öğrenicez, hem de gece konaklıyacaz öyle mi? Öyleymiş, çok şaşırdık. İşte optimal bir tatil dedik ve 7 Temmuz itibariyle 4 günlük tabiri sırıtmazsa serüvenimiz başladı. 

İlk gün birimiz dışında hepimiz kara cahildik. Kaptanımızın kullandığı terimleri anlamıyor sürekli bu ne, bu ne diye soruyorduk. İskele nire? Sancak nire? Yeke ne yana çekilince nooluyo yavv ? şeklindeki emekleme soruları ile geçti. İlk gün için fazla rüzgar vardı Sığacık körfezinde. Ortalama 13-15 knot yer yer 20 knot olan rüzgar ilk günümüzde 31 knot'u buldu. Mutedil fırtına tabir edilen bir hava... Denizde bir Albican vardı ve üstünde biz 6 kişi... Kaptanımız bizim gibi 5 çömezle o havada denize açılmaya çekinmedi. Yol boyu az fırça yemedik ama işittiğimiz azarlar da kulağımıza küpe oldu. İlk gün Cenova'yı açtık -öndeki, ana yelkene göre ufak olan yelken- yalnızca çünkü rüzgar şiddetliydi. Rotamız rüzgar üstüneydi. Yani rüzgar karşıdan esmesine rağmen biz yelkenlimizle o yöne gidebiliyorduk. Yelkenlide en aklımın almadığı şeyde buydu ancak yaptık, oluyo. Tabi ki tam dik gidemeyiz rüzgara, o nedenle şöyle bir yol var; Rüzgara minimum 30 açı ile gitmek ve sonra tramola tabir edilen rüzgar üstüne dönüşü gerçekleştirmek ve bir 40 derece civarı da öylece gitmek. Hala nasıl olduğunu anlamamış olabilirsiniz ama rüzgar altı ve rüzgar üstü aerodinamiği bir garip. Ben yapmış olmamıza rağmen hala anlamıyorum. 

İlk gün toplam 7 saat yelken yaptık 25 deniz mili yol aldık ortalama 4 mil hız yaptık ve maximum 6,5 knot lık hız gördük. Maksimum rüzgar hızı 31 knot idi. "Alesta Tramola " - tarmolaya hazır mıyız?- nidaları ila tramolarlar ata ata, şu ıskotayı sal, şu ıskotayı bırak, yekeyi topla!... Halat bile çekemiyorduk doğru düzgün. Bu halde, kaptanımız bizi -isimlerini yazmadığım için unuttum- bir koya götürdü. Götürdü diyorum ama yelkeni kullananlar bizlerdik. Korsanlar tarafından yapıldığı rivayet edilen kayadan evler ve en ilginci merdivenler... Denizden gelenlere kolaylık olsun diye denizde başlayan merdivenler yapılmış. Zaten kara ulaşımı yok. Denizden gelmişler ve orada binalar yapmışlar. Her gelen ganimet ararmış biz de aradık ama yok. Bir önce gelenler almış olmalı- ben dediydim bir gün önce gelelim diye-. Bu aşamada bir de demir nasıl atılır bilgisi aldık. Ne kadar demir salmalı, salmazsan n'olur? denizin şakası var mı? gibi önemli soruların cevaplarını bulduk. Dönüş yolculuğunda da rüzgar altına -yani rüzgarı arkadan alırken seyir- gittik. Rüzgarı pupadan -yani kıçtan- aldık. Arkadan alınan rüzgar daha çok ittirir gibi geliyor değil mi, değilmiş. Pupa seyri en yavaş seyir, yelken altı rüzgar almıyor çünkü. - bu yelken aerodinamiğine hala kafam basmıyo ama böyle oluyo.- pupa seyrinde kerterizimize -yekecinin rotayı sapıtmaması için kıyıda bir yerde aldığı bir nokta- doğru ilerledik. İlk günün sonunda dimağımız karşılaştığı bilgi bombardımanı karşısında afallamış bir haldeydi. 

İkinci gün rüzgar şiddetini biraz kaybetmişti. Maksimum rüzgar hızımız 28 knot'ı buldu. İlk gün biraz bilgisayar oyunu oynar gibiydik. Elektronik bir kaç panel vardı ki -rüzgarın tekneye kaç derecelik açı ile geldiğini gösteren- yararlı ama acemileri esir eden. İlk gün biraz panel kurbanı olup rüzgarın yönünü hissetmemiştik. İkinci günün en büyük farkı buydu benim için. Bu panele bakmadan rüzgarı bayraklardan hissetmeye çalıştık, cenovadaki yaprakları paralel yapmak için trimimizi mantıklı olarak attık. Bunların heyecanı ile şimdi not da almadığımız için -AH KAFAM!- konakladığımız koy hakkında hiç bir şey kalmamış dimağımda. Yelken yaptık yani Sığacık koyunda. Rüzgarı hissettik, bizi beleşe gideceğiniz yere götürdü sağ olsun o esti biz yelken ayarladık. Bu gün ana yelkenimizi de açtık ilk defa. "Kavança yemek" ne demek anladık. Pupadan rüzgar alıyorken yön değiştirmek demek bu kavança olayı. Yelkenlere zarar vermesi açısından istenmeyen bir durum. İkinci gün 7,5 saat yelken yapmışız, paneller öyle diyor. Yine sığacık limanına döndük ve yine Ethem abide balık ve günün kritiği. Yolunuz düşerse şiddetle tavsiye ederim. Özellikle dereotlu mantarını mutlaka tatmalısınız.

Üçüncü gün kaptanımızla Nergiz koyunda kalacaktık. Bize deniz suyu ile makarna yapacaktı akşamınan. Daha sakin bir havada yanıklarımızla daha barışık açtık yelkenlerimizi. Tramolalar attık, kavança yedik ve kaptanımızın uzaktaki noktacıkların kaç metrelik kaç direkli yelkenler olduğunu söylemesi ile müneccim olduğuna karar verdik ve artık sanki bu yelkenli bizimdi ve bu koydaki girintiler çok tanıdıktı. Bizim koyumuz olmuştu burası. Akkum nire? Ekmeksiz nire? Fransız kızları nirde? Doğan bey koyu, teke burnu, şura bura derken aşina olmuştuk artık bu kayalara. Bakkaldan ekmek alamaya gitmek gibi. Bildik yerlerdeydik yani. Ama yine de kaptanımızdan öğrendik ki denizde " ben yaparım olur. " demek olmuyor. Kurallar var. 30 derece açı ile gidemezsin rüzgara. Dilinden iyi anlamalı bu rüzgarın, yelkenlerin. Senle konuşuyorlar. Neyi yapıp neyi yapamayacağını söylüyorlar. Sen okuyabiliyorsan ne ala. Deniz hiç bir durumda uyumsuzluğu kaldırmıyor. Sonuçları çok pahalı olabiliyor.

3-4 saatlik yelken artı motor ile Nergiz koyuna geldik. Matrix'in giriş kapısı. Cezayir'de kopan kablolardan biri buraya geliyormuş. Gittik, gördük. Hatta yan koyumuzu Özallar kapatmışlar, 3-5 ev kondurmuşlar. Malum zeki bir aile.

Akşam deniz suyunda makarna heyecanı ile tutuşan ben kaptanımız tarafından keklenmiş olduğumu anladım. Çok tuzlu olurmuş. Hayallerim yıkıldı. Yine de kaptanımız temiz su ile domates, biber ve soğanlı makarna yaptı bize. Suyun kısıtlı olmasından dolayı süzmeden yaptı. Deyme makarnalara taş çıkartırdı doğrusu. Afiyetle yedik. Ertesi öğlene benim makarna teşebbüsüm karıştırmamdan dolayı fiyasko oldu ama sağ olsunlar yakınmadan yedi arkadaşlar. Gece kaptanımız bize bir de gökyüzü bilgisi verdi. Kutup yıldızı, uydular, gezegenler hakkında. Yakamoz da göstermek istedi ama olmadı. Sabahına da bağ bilgisi aldık. Biz 5 miço ayak parmaklarımızda minik halatlarla kropi, camadan ve izbarço düğümlerini deneyip durduk. -ya da debelenip durduk mu demeli bilemedim-. Ve artık yelken vakti. Demirimizi topladık. Hava sütliman... Fırça gani... Yelkenlerimizi açtık... Bünye fırtınalı havaya alışmış tabi, sakin sakin gitmek bir garip oldu. Öğlen sarp kayaların olduğu az rüzgar alan ve garip bir adı olan -AH KAFAM!- Eko koyunda demirledik. Ne desek geri yolladı valla, en anlaşılmazları bile. Benim makarna fiyaskomun ardından demirimizi topladık, yelkenlerimizi açtık. Yenilen bir kaç kavança, ölçüsünde fırça ile yine limanımıza doğru seyrettik. Son gün... Tam tadında... Artık teknede yatıyor olmak her sabah ve öğlen peynir ekmek yemek biraz keyif kaçırıcı olmaya başlamıştı. Ve öyle çok şey öğrendik ki, öyle garip şeyler hissettik ki hep karada yaşayan biz şehir canlıları için sarsıcı bir dört gün oldu. Artık teorik çalışma vakti, pirat - 4-4,5 m'lik yelkenli - bulma için girişim yapma zamanı. 

Kaptanımız biz "alababula"ları bilgilendirmek, bilinçlendirmek için çok uğraştı. Bu sözcük de Oğuz arkadaşımızın seyir halinde karıştırdığı terminolojiden çıktı. Ne yapacağını bilmeyen, dağınık gemi personeli demekmiş. Yelkencilikte iyi bir ekip nerede ne yapacağını bilen ekiptir çünkü. Edilen bir sözcük yetmeli ve herkes ne yapacağını bilmeli. Bizim gibi değil yani. Abi şu sigarayı yaksana... Hadi kerterizi değiştirip şu yana gidelim... Kavança yesek noolur ki hadi yapalım... Ay sırtım çok yandı, güneş yağı versenize... Sanırım biz "alababulayız".
Biraz da kaptanımızdan bahsedeyim. Ali Bey İstanbul'u iki yıl önce terk etmiş tam anlamıyla. Eşi ve çocuklarıyla aldığı bir kararla 8,5 m'lik Mono Hull Sloop Arma cinsi fiberglas, omurga salmalı bu tekneyi alıyorlar ve Sığacık'a yerleşiyorlar. Bir kızı 4 yaşında, diğeri de lise 1'e geçmiş bu yıl. Diyor ki; "İstanbul'da arka sokaktaki okulun bahçesine yollamaya korkardık oynamaya, şimdi burada bisiklet çetesi kurdular, koy koy geziyolar, şikayetlerini Kaymakama kadar gidip anlatıyorlar." Yani bir sahil köyünde bizden daha şehirli gibi yaşıyorlar. Üstüne bir de soludukları hava mis. Sığacık'a marina kurulmasını hevesle bekliyor, koya ve yelkenlisine çok hakim bir insan ve bilgilerini paylaşmaktan mutluluk duyuyor. Amacı para kazanmak değil. Yeni insanlar tanımak, öğretmek ve yelken yapmak. İzmirlilerin meraksız-lığından şikayetçi. İstanbul'dan iki günlüğüne gelenler bile oluyormuş ama İzmir çok hareketsiz diyor. Biz de şaşırıyoruz. Bu şehrin zenginleri nerde ola ki? Tabi "tercihler" meselesi biraz da. Zamanını ve paranı nasıl harcayacağınla ilgili. Ayrıca Ali Kaptan'la denize çıkmak, yelken öğrenmek için zengin olmak da gerekli değil. Pansiyona vereceğinizi para ile aynı Ali Kaptanın aldığı. Dedim ya amacı tanışmak, öğretmek. Gelenleri tatlı tatlı kekleyip eğleniyor da. 

Kıskandıysanız yıllık izni beklemeye gerek yok. Hafta sonu bile yeterli olacaktır sizi tatmin etmeye. Bilgi bombardımanı altında geçen iki günü sindirmek için minik bir dinlenme de iyi gelecektir. Ancak bağımlılık yapar. Şimdi bizler nasıl bir pirat edinsek diye girişimlerdeyiz. Bu ay ki -temmuz sayısı- Yelken Dünyası'nda 5.5m'lik tiny isimli yelkenlisi ile Levent Marina'dan Foça'ya giden 22 yaşındaki Deniz çocuğun yazısı var. Alın okuyun.

Denizle ve rüzgarla böyle bir ilişkiye girmek istiyorsanız Ali Kaptan orda ve başlangıç için en doğru seçim. 

ALİ KAPTAN TEL : 0532 695 15 43
Not: Yazıda kullanılan terimler ve olaylar yelkene yabancı 5 alababulanın 
4 günlük izlenimleri ile yazılmıştır. HER TÜRLÜ YARGIDAN MUAFTIR.

geri.gif (1128 bytes)ağustos 2003

    

mmo bülten 9
 

Yorum (yok) Yorum yaz!